Sevgili Okurlarımız,
Ortadoğu… Uygarlığın beşiği, dinlerin doğduğu, nice medeniyetin hayat bulduğu kadim topraklar. Ancak ne yazık ki bugün, bereketli hilalin yerini barut kokusu, kardeşlik türkülerinin yerini siren sesleri aldı.
Her yeni güne dumanlar, yıkılmış evler, ağlayan çocuklar ve dua eden annelerin haberleriyle uyanıyoruz. İsrail-Filistin hattında yıllardır süregelen acı, artık sadece iki halkı ilgilendiren bir mesele olmaktan çıktı. Bugün bu kriz, İran ile İsrail arasında giderek derinleşen ve tüm bölgeyi içine çeken bir tehlikeye dönüşmüş durumda.
Bu gerilimler, yalnızca bölgesel değil, küresel siyaseti de şekillendiriyor. Enerji kaynakları, stratejik hesaplar ve dini dengelerle örülü bu çatışma ortamında en ağır bedeli yine siviller ödüyor.
Çocuklar eğitimden, aileler yuvalarından mahrum kalıyor.
Ve bu kaotik denklemde, Türkiye her zaman olduğu gibi barışın yanında duruyor.
Coğrafi yakınlık, tarihi bağlar ve insani duyarlılık nedeniyle, bölgedeki her gelişme doğrudan bizi de etkiliyor.
Unutmayalım: Ortadoğu’daki bir kıvılcım yalnızca bir “haber” değildir;
kimi zaman gökyüzümüzü karartır, kimi zaman soframıza uzanır.
Bugün nükleer başlıklar, radar sistemleri, yeraltı sığınakları konuşulurken, en az konuşulan ama belki de en büyük tehlike radyoaktif sızıntılardır. Bir nükleer tesisin hedef alınması durumunda, etkisi sınır tanımaz.
Toprak, hava, su; hepsi zehirlenir. Rüzgâr yalnızca tozu değil, ölümü de taşır.
1986’da Çernobil’den yükselen radyasyon, Karadeniz kıyılarına kadar ulaştı.
O acılar, o etkiler yalnızca Ukrayna ya da Belarus'u değil; tüm Avrupa’yı etkisi altına aldı.
Şimdi kendimize sormamız gerek:
Aynı coğrafyada, aynı rüzgârın altındaysak; Ortadoğu’da yaşanacak bir nükleer krize “bize ne” diyebilir miyiz?
Bölgedeki güç savaşları, sadece haritaları değil, insanlığı da yıpratıyor.
Salgınlar, göç dalgaları, ekonomik krizler gibi sonuçlar yalnızca sınırların ötesinde kalmaz, herkesi etkiler.
Ama burada duralım.
Korkuyu değil, bilinci büyütelim.
Halkı galeyana getirmek değil, uyanık tutmak bizim görevimiz.
Çünkü barışı kuranlar, silahların değil sağduyunun sesine kulak verenlerdir.
Türkiye, tarih boyunca aklı ve dengeyi esas alan bir millet olmuştur.
Bugün de aynı serin akılla, hem sınırlarını hem doğasını hem de komşularını korumak zorundadır.
Sessizlik içinde yükselen fısıltılara kulak vermeli, çatışmaların ortasında barışa dair sözleri daha gür dile getirmeliyiz.
Çünkü Ortadoğu’da bir çocuk daha ağlamasın diye, biz burada kalemimizi daha dikkatli oynatmak zorundayız.
Unutmayalım ki, gerçek güç silahlarda değil, kalplerde birleşen iradededir.
Son Söz: İnsanlık Vicdanla Başlar
Sevgili dostlar,
Sınırlar haritalarda çizilir; ancak insanlık, vicdanlarda yaşar.
Barış, silahların değil; kalplerin diliyle kurulur.
Ortadoğu’nun yarınları, bugün göstereceğimiz sağduyu ve anlayışla şekillenecek.
Bu büyük coğrafyada, hep birlikte “önce insan” diyerek umut yeşertmeli, daha güzel günler için sorumluluk almalıyız.